Dedemin öyküsü-Levent ÜZÜMCÜ
- Zeytin Hasadi Dergisi
- 23 Ağu 2025
- 3 dakikada okunur

Sakin bir eylül öğleden sonrası, Ayvalık, gelmekte olan zeytin hasadının arifesinde ve ortalıkta gelecek günlerin enerjisini içinde barındıran vakur bir sessizlik hâkim. Vapur son düdüğünü çalarken, babayla oğlu vapura son binenler oldular. Deniz sütliman, vapur ise -o kadar da vapur gibi düşünmeyelim, halkın söylediği gibi “motor” çok daha yakışıyor kendisine- motorunun sesi olmasa hayali bir aracın içinde hissedeceğiniz kadar güzel seyrediyor motor Ayvalık körfezinde. Baba bir sigara sarıyor motor henüz kalkmak üzereyken, zaten hava da şahane; oğlanınsa on yaşlarındaki gözleri denize azıcık korkuyla bakıyor çünkü birkaç sene önce Lâle adası ile Cunda arasındaki boğazda içinde kadın ve çocukların olduğu bir sandaldaydılar ve bu piknik sandalı sürüklenmeye başlayıp da kontrol kaybedilince birkaç kadın çığlık atmış bu çığlıklardan korkan çocuklar da bas bas bağırmış oğlan sandalın batacağını annesinin öleceğini düşünmüş o korku da o gün bu gündür denizden çekinmesine neden olmuştu. Sardalyenin yağıyla pulu birbirine karışıp da liman betonuna yapışınca, bir de üstüne güneşi yiyince, yenemeyen şahane bir koku karşılar sizi Cunda iskelesinde; hele mevsimlerden zeytin hasadıysa, o kokuya eklenen -taze sıkılmış- tüm şehri kaplayan zeytinyağı kokusu da cabası olur. Motor sessiz ve her gün defalarca yapıldığı gibi sakince yanaştı iskeleye, birbirlerini tanıyan insanlar da yine o tanışıklığın hiyerarşisine göre birbirlerine yol vererek indiler motordan. Babayla oğul hiç konuşmadan lodos sandalı gibi salına salına, sanki her gün gittikleri bir yere gider gibi yürümeye başladılar Arnavut kaldırımlarının üzerinde. Motora bindiklerinden beri hiç konuşmamışlardı, inince de değişen bir şey olmadı. Babanın kafasında binbir düşünce, oğlanın ağzında diline takılmış yabancı bir şarkının melodisi. Eski değirmene çıkan Patriçya yoluna saptılar, denizi sağlarına alarak devam ettiler yürümeye. Bu dar yol uzun bir yürüyüşten sonra Patriçya koyuna varıyordu, oğlan henüz oraya kadar yürümemişti babasıyla. Ekşi çeşmeye kadar yürüyüp orada birkaç yudum su içip tekrar geriye zeytinliğe yürüyorlardı. O gün de değişen bir şey olmadı, oğlana uzun ama babasıyla pek az paylaşabildiği için de çok keyifli gelen bu yürüyüşün ardından vardılar zeytinliklerine. Baba, yola bakan sınırın yanındaki koca bir kaya parçasının üstüne çöktü, oğlan da yol boyunca elinde tuttuğu dalı atarak eğimli araziden aşağıya koşturdu sonra yukarı tekrar çıkacağını hiç hesap etmeden. Baba yine bir sigara sardı, Kaz dağlarına baktı, bakanın baktığı zamana göre değişiyordu Kaz dağlarının anlattıkları. Eğer milattan önce 2000 yılında oraya bakan biri o dağda tanrıların yaşadığına inanıyorsa milattan handiyse 2000 yıl sonra bakanlar da bir zamanlar orada tanrıların yaşadığına inanan insanların inandıklarına inanmadan ama o insanların inandıklarına da saygıyla karışık bir alaycılıkla bakıyorlardı. İnanmazdı baba kendinden başka kimseye, oğlunu da öyle yetiştiriyordu. Eğilip bükülmeyen ama kendi sertliğinden de kırılmayan bir insan yetiştirmeye çalışıyordu. “Ne zor bu zamanlarda çocuk yetiştirmek,” dedi içinden, “baştakiler Amerika ne isterse onu yapıyor, hiç halden anlamıyor,” diye devam etti düşünmeye. Zeytinle birkaç yağmur sonrası iyice yağlanacaklardı, “Umarım geçen seneki tayfayı ayarlayabilirim de mecbur kalmam ite çakala,” diye düşündü zeytinlerine bakarken. Oğlan koşturduğu yamacın altında dolanırken, bir yandan yukarı çıkma cesaretini topluyor bir yandan da inince bulduğu yeni dalıyla oraya buraya vuruyor; elindeki dal bazen bir kılıç bazen de bir tüfek oluyordu. Babasının sesini duydu, onu çağırıyordu, başladı yamaçtan yukarı doğru koşturmaya. Babasının yanına vardığında göz göze geldiler, baba sevgiyle baktı oğluna “evlencen mi sen büyüyünce?” diye sordu. Oğlan hiç düşünmeden, “Evlencem,” dedi. “Bak,” dedi baba oğluna üstüne oturduğu kaya parçasını parmağıyla göstererek, “sen,” dedi, “evlenip de baba olunca torunum için buraya bir zeytin ağacı dikicem onun adına.” Oğlan -geri dönerlerken- evlenince doğacak çocuğu adına dikilecek bir ağacın ne demek olduğunu bilmeden ve anlamadan baktı denize, yine çekinerek. Bir süre sonra unuttu oğlan babasının ona verdiği sözü. Oğlanın evleneceği haberi geldiğinde baba düğüne gidemeyecek kadar hastaydı. Evlenir evlenmez oğlan babasının elini öpmeye geldi, karısıyla birlikte. Kısa bir süre sonra ilk çocuklarına hamile kaldıklarını söyledi oğlan babaya. Baba da oğluna, “Oğlunun adını Levent koy Ferit, sana torunum olunca dikeceğime söz verdiğim ağacı diktim Cunda’daki zeytinliğe, ismiyle yaşasın, iyi insanlar çıksın karşısına,” dedi...
1972 şubatında toprağa verdiğimiz dedem İbrahim Üzümcü benim doğumumu göremedi. Bu hikâyeyi dinlediğim oğlu Ferit şimdi Ada, Batu ve Ege adında üç torun sahibi seksen yaşında bir dede, ne mutlu ki bana; çağımızın kötülüklerine rağmen iyi insanlar çıktı karşıma, hiçbirini kaybetmeden yaşamaya çalışıyorum, dedemin babama anlattığı hikâyeleri anlatıyorum çocuklarıma, İda yerinde duruyor hâlâ tüm ihtişamıyla, kapitalizm bizim Cunda’daki zeytinliğin sınırına kadar geldi durdu, adıma dikilmiş zeytin ağacım geçirdiği elli iki yıla rağmen -benden daha az darbe aldığından mıdır bilinmez- gencecik duruyor.








Yorumlar