360 Derece Tabloluk Kent: Ayvalık-Oğullarım Behzat Çınar ve Tuna Çağan’a Mektup-Umut Akdoğan
- Zeytin Hasadi Dergisi
- 22 Ağu 2025
- 3 dakikada okunur
Ayvalık’la tanışmamız şöyle başlıyor: Dedeniz ve babaanneniz 80’li yıllarda bir yazlık edinmek üzere Mersin’den başlayarak kıyıları geziyorlar. Antalya, Muğla, Aydın, İzmir… Sıra geliyor Kuzey Ege’ye. Ve gönüllerinin çapasını buraya atıyorlar. Önce Kaz Dağları etekleri ve 1990 yılında Cunda Adası.
Hayat hem oyundur hem oyunbozan. Dedeniz tadını çıkartamadan yaşama veda ediyor. Ne mutlu ki bizim çapa akıntıya yenik düşmüyor. Babaanneniz bu tekneyi bir de kayaya bağlıyor. Pateriça bölgesinde, Çataltepe eteklerindeki kayaya bağlanan, aslında bizim yaşamımız oluyor.
Ayvalık anlaşılmaya muhtaç bir coğrafya. Buradan gelip geçenin anlayamayacağı, konup kalanın ayrılamayacağı. Çocuk yaşlarımızda kışın Cunda’da kimselerin olmadığı… Armutçuk’ta sobaların yandığı, merkezde akşamları el ayağın çekildiği, Çamlık’ta ışıkların evleri gizlediği, Sarımsaklı’da yaşam emaresinin görülmediği, Altınova’nın ise kimsenin uğramadığı bir yer olduğu... Yazın Cunda motor iskelesinde, “Ayvalık Ayvalık!” sesi duyulur, karşıdan, “Adaya, Cunda’ya,” diye yanıt alınırdı. Yine de buralar hep bilenlerin yeriydi. Bilenler bu doğallığı korumak için çok direndi.
Peki bugün? Bugün Ayvalık Türkiye’deki onca betonlaştırma katliamına karşın kendisini korudu. Daha doğrusu, biz koruduk onu. Bugün gördüğümüz tabela katliamları ve şehrin göbeğine batırılan binalar haricinde elimizden geldiğince koruduk. Bugün ülkenin çoğu yerine göre yine de iyi haldeyiz.
Fark attı Ayvalık. Çevresinde bulunan benzer kasabalara oranla gelişti. Vizyonlu, başarılı, çalışkan, üretken isimlere sevdirdi kendini. Sakin bir yaşam sürmek isteyenlere sevdirdi. Gençlere, “İster eğlen ister dinlen,” dedi. Parası çok olanı da az olanı da misafir etti. Ressama, şaire, yazara ilham verdi.
Ayvalık’ta ün de vardı, un da… Un üretim demekti. Zeytin, yağ, sabun… Ne ararsan bulunacak bir yer oldu burası hep. Vücudunda yara varsa kantaronu, ruhunda yara varsa çay kokusunu sundu.
Ekim hasadı, son gücüyle çalışan insanların umuduydu. Çocuk evlendireceklerin, okutup büyüteceklerin, borç ödeyeceklerin gözü hep dallardaydı. Doğa silkelendi, hediyesini verdi, toplandı, ayıklandı doğanın pırlantası zeytin nice haller aldı. İşte Ayvalık böyle bir üstün coğrafyaydı hep.
Ayvalık bir süre ezber eleştirilere maruz kaldı. Turizmde sezonu kısa, denizi de benzer bir buzluğa, dediler. Oysa bunları söyleyenler Ayvalık’ın on iki ayını bilmeyenlerdi. Şimdi ne mutlu ki herkes öğrendi. Kışın artık her ilin plakasını Ayvalık’ın sokaklarında görmek mümkün.
Balığı, otu, kalamarı, loru, midyesi, koruğu… Herkes bir yerinden tadına baktı bu kentin. Kimseye ihtiyaç duymadan, sadece Ayvalık’ın ürünleri ile günde üç öğün, aylarca karnını doyurabileceğin başka neresi var ki? Bir kentin elli çeşitten fazla peyniri olabilir mi? Altınova’nın verimli topraklarındaki sebzeleri, üzüm bağlarından süzülen ürünleri, denizin bereketini bir arada kim başka nerede bulabilir?
Canlarım, Çınar ve Tuna,
Peki neden buraya neden 360 derece tabloluk kent dedim?
Yaşam, iyi fotoğraf çekebilenler için ölmeden önce cenneti görmektir. Görebilen yaşar, göremeyen soluk alır hayatta. Sizlerin hep “görebilmenizi” isterim. Ayvalık’a gelince, gözünüzü kırpmadan yaşamanızı… Zira buranın en büyük özelliği başınızı çevirdiğiniz her bir açıda bir başka tablo görmenizdir. Kendi içinde etrafınızda bir kez dönüyor ve 360 kare yakalayabiliyorsunuz… Elinize bir fotoğraf makinesi alın ve küçük dönüşlerle çekmeye başlayın. İster Çataltepe’de ister Âşıklar Tepesi’nde. İster Türkiye’nin ilk boğaz köprüsünde ister gönül yolundaki köprüde İster Lale Adası’nda ister Çıplak’ta… Cennet Tepesi bir başka, Şeytan Sofrası bambaşka. Her neresi olursa olsun dönerek, hem de minik minik dönerek bakın buralara.
Bir daha bakın, kokuyu ciğerlerinize çeker gibi, gördüklerinizi zihninize çekin. Dünyanın tüm güzelliklerini anlamak istercesine bu muhteşemliği kalbinize çekin.
Bu size çok şey öğretecek. Size çokça yararı, bir tek zararı olacak. Dünya denen oyun sahnesinin aslında ne kadar güzel olduğunu anlayacaksınız. Betonla mutlu olanlardan kendinizi ayıracaksınız. İnsanın bozabildiklerinin zararını, bozamadıklarının kazancını kavrayacaksınız. Bir ağacın dalına kıyamayacak, denize bir iğne ucu bile atamayacaksınız. Bu güzel ülkede neden bunca kötülük var diye sorgulayacaksınız.
Gelelim zararına… Dünyanın neresinde olursanız olun, bir yanınızla burada olacaksınız. Nerede mutlu olursanız olun, buradaki beş duyunuza seslenen karışımı arayacaksınız. Olduğunuz yerde bu temiz havayı da çamların hışırtısını da iyotun zenginliğini, zeytin ağacının kardeşliğini de bulamayacaksınız.
Umarım ailemizin buralara attığı çapadan söz ederken hep birlikte, “yarım asır önceymiş” diyebiliriz. Ve sizler yaş alınca, bizim yokluğumuzda, dedem buraya bir asır önce gelmiş diye anlatabilirsiniz. Umarım bu zenginliği siz de çocuklarınızla, torunlarınızla paylaşabilirsiniz…









Yorumlar